Son günlerde etrafımdaki insanların çoğunluğunu mutsuz ve karamsar görüyorum. Sürekli endişe ve karanlık söylemlerle yaşadıkları anı, hem kendilerine ve hem de başkalarına zehir ediyorlar. Resmen enerji emici gibi davranıp içinde bir parça yaşam umudu olanlara da başka gezegenden gelmiş gibi davranıyorlar.

Sadece insanlar değil, televizyonlar, gazeteler ve diğer iletişim ve haberleşme araçları da sürekli endişe, karamsarlık pompalıyor. Bu mecralarda olumlu, güzel ve iyi bir şey bulmak deveye hendek atlatmaktan zor görünüyor doğal olarak. Varsa yoksa nelerin ve kimlerin hayatı nasıl çekilmez hale getirdiği ile ilgili…

Bir de buna; “hayatın gerçeği” demiyorlar mı, işte bu, beni fazlasıyla germeye yetiyor. Efendiler, hayat kendisine göre zor veya kolay değildir. Zor ve kolay göreceli kavramlardır ve durumdan duruma, kişiden kişiye değişebilir. Birisi için hayat bir oyun iken birileri için bir savaş haline dönüşebilir. Kendi beceriksizliklerimiz ve yanlışlarımız için hayatı suçlamaya bırakmak; yaşanabilir bir çevre ve dünya için koşulları, kendimizi ortak akıl ve çabamızla var etmemiz gerekir.

İnsan aciz bir varlık değildir ama akıl ve izandan yoksun olduğunda hem tehlikeli olabilir hem de bir canavar kesilebilir. Doğada her şey yerli yerindedir ve kendi akışında ve doğal ritminde devam etmektedir. Düzeni bozan, sistemi zorlayan, olayı ve olguyu kavrayamayan insanın kendisidir…

Umutsuzluk bir düşünce virüsüdür ve çok tehlikelidir. Umutsuzluk virüsü insanı çaresizlik duygusuna ve çaresizlik duygusu da kişiyi değersizlik duygusuna ve boyutuna götürür. Umutsuzluğun çaresi ise umut, yani gelecekte bir şeylerin daha iyi olacağı ve değişebileceği düşüncesidir. Her şey bir düşünceyle başlar. Kişi veya toplum bu düşüncenin takipçisi olur, onu hayata geçirmek için doğru ve tutarlı çalışmaya devam edersek her şey istediği gibi gerçekleşebilir. Rahmetli Yorumcu Ayten Alpman, “birazcık umut yaşatır insanı” diyor ya hani, birazcık umut bile insanın ve toplamların hayatlarını başka bir boyuta taşıyabilir. Rahmetli Yazar Çetin Altan, “enseyi karartmamak lazım” der ya, enseyi karartmamalıyız… Hiçbir şeyin kalıcı olmadığını; her şeyin geçici olduğunu biliyoruz. Bir düşünür, “Ölümün olduğu bir dünyayı fazla ciddiye almamak gerekir” der. Fazla ciddiye almamalıyız doğru ama boş vermişliği de yapmamalıyız… 

Mustafa Kemal, bize yıllar önceden; “Umutsuz durum yoktur, umutsuz insanlar vardır. Ben hiçbir zaman umudumu yitirmedim” derken bizleri, böyle durumlara karşı ne yapmamız gerektiği konusunda uyarıyor. Usta Şair Nazım Hikmet ise, “Yok öyle umutları yitirip karanlığa savrulmak, aynı gökyüzü altında, bir direniştir yaşamak” derken de bizlere farklı seçeneklerimizin olduğunu göstermeye çalışıyor. 

Yaşam bir dengedir; zaman zaman karanlıklar, umutsuzluklar olabilir ama çabuk toparlanmak, direnmek, kazanmayı öğrenmek, umut beslemek, kendimizi daha öteye taşımak hem birey olarak hem de ulusça yapmamız gereken bir erdemdir. “İnsan yenildiğinde değil pes ettiğinde tükenir” diyen bir düşünür bize umut aşılamaya devam etmektedir…

Kısaca; hayatın hakkını vermek ve mücadele azmini artırmak için her açıdan her geçen gün daha dayanıklı ve güçlü olmayı bir alışkanlık haline getirmek zorundayız hem birey hem de ülke olarak…

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×

banner223

banner216