KUR KRİZİ, DÜNYA VE TÜRKİYE

Yaşadığımız kur krizinin ağırlıklı ABD merkezli, Türkiye’nin ekonomik istikrarını bozarak politik istikrarını da bozma amaçlı  bir saldırı sonucu oluştuğunu görüyoruz. Gelinen aşamada odaklanmamız gereken geniş ve güçlü bir milli mutabakatla oluşturulacak çözümlerdir.
İçinde bulunduğumuz türbülanstan belirsizliği gidererek çıkmamızı sağlayacak çözüm; hep birlikte elbirliğiyle bir seferberlik ruhuyla hareket etmemizden geçiyor.
‘Kur krizi’ olarak adlandırdığımız gelişme, ekonominin kalbi olan finans sektörüyle ilgilidir. Bu aşamada kriz değil, “ritim bozukluğu”dur. Güçlü olduğunu bildiğimiz Türkiye ekonomisine olumsuz etkileri ise spekülatiftir ve ekonominin “kayıt dışı” alanı üzerindedir; enflasyonda öngörülemezlik olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonuç ‘dengesizlik’tir.
Dikkat ederseniz göreceksiniz, Cumhurbaşkanlığı Kabinesi’nin ekonomiden sorumlu bakanlıklarının kur krizi ve ekonomiye olumsuz yansımaları ile ilgili açıkladıkları programa ve alınan önlemlere muhalif olan tek kişi bile yok. Sadece ‘geç kalındığı’ gibi düzeltmeler var; bu da alınan önlemlerin ve yapılacağı açıklanan düzenlemelerin işin doğası ile uyumlu olduğunu gösteriyor.
Bugünkü işimiz; kur krizi ile mücadele. Ekonomiye sirayet eden sonuçlarıyla mücadele ise kısa vadeli işimiz; bu konuda başarılı olunacağı görülüyor. ‘Görünüyor’ diyorum çünkü, İngiltere, Almanya, Fransa, Hollanda, İtalya ve İspanya gibi gelişmiş Avrupa ülkelerinin Türkiye ekonomisine bakışı ABD’nin ‘bakışı’ndan farklı seyrediyor, ABD’ye ve Trump saldırganlığına karşı ‘menfaat birliği’ ima ediyor.
Geriye şu soru kalıyor: “Türkiye kur krizini aşıp mali dengeye kavuşmakla yetinebilir mi?”
Önemli sorun burada. ABD bütün dünyaya karşı agresif bir ticaret savaşı ilan etti; gümrük duvarlarını katlayarak yükseltebileceğini gösterdi; kendi çıkarı için kurduğu Dünya Ticaret Örgütü’nü yıkabileceğini de hemen her gün seslendiriyor. Bu saldırgan politika verili dünya ticaret düzenini bozabilir, kuralsızlık gelebilir; Türkiye ekonomisi için asıl tehlike buradadır. Kabine’den beklenti, bu riski düşünerek Türkiye ekonomisini rekabetçi ve sürdürülebilir bir büyümeye kavuşturmak, bunun gerektirdiği yapısal reformlara yoğunlaşmaktır. Hedef, ithalata bağımlı olmayan ‘yerli ve milli’ bir üretim ekonomisi yaratmaktır.
Bu konuda Türkiye ekonomisinin biricik paradigması olan Avrupa Birliği (AB) çökmemiştir, hala ayaktadır; ABD’nin yıkıcı saldırılarına karşı toparlanmakta ve yeni ittifaklara gitmektedir. Bu açıdan Türkiye AB ile ilişkilerini yeni ve eskisinden daha sağlıklı bir düzene kavuşturmalıdır; bu yönde Ağustos ayında ilk adımlar da atılmıştır. Diğer yandan Türkiye, yine AB’nin konseptiyle uyumlu fakat gümrük nizamından özerkleşmiş olarak Çin, Hindistan, Rusya gibi yükselen büyük Asya ekonomilerine yönelmelidir. Bu konuda adımlar atıldı. Ve bu politikanın da önümüzdeki dönemde güçlendirileceğini görmekteyiz.
O halde panik gereksiz; ancak bu geçiş döneminde sanayici KOBİ’lerin özel programlarla teşvik edilmesi ve desteklenmesi ihmal edilmemelidir. Beklenti budur.

YORUM EKLE

banner235

banner229

banner216