banner268

Ekonomistler Türkiye ekonomisini değerlendirdi: “2019 Reform Yılı olmalı”

TÜSİAD ve Koç Üniversitesi ortaklığı ile oluşturulan Ekonomik Araştırma Forumu (EAF) tarafından düzenlenen “2019 Yılında Türkiye Ekonomisi” Konferansı İstanbul’da gerçekleştirildi.

banner266
Ekonomistler Türkiye ekonomisini değerlendirdi: “2019 Reform Yılı olmalı”

Türkiye ekonomisinin derinlemesine analiz edildiği etkinliğe Uğur Gürses, Zümrüt İmamoğlu, Mahfi Eğilmez, Selva Demiralp, Cevdet Akçay katıldı.
Konferansın açılış konuşmasını yapan TÜSİAD Başkanı Erol Bilecik, Türkiye ekonomisinin zor günlerden geçtiğini belirterek, “Ağustos ayında ekonomide yaşadığımız şokun etkilerini maalesef hala hissediyoruz. Ekonomimiz küçülüyor ve bu noktaya nasıl geldiğimiz kadar, büyümeye nasıl geri döneceğimizi de tartışmamız ve Türkiye’nin yeni büyüme hikâyesini tasarlamamız gerekiyor” dedi.
İş dünyası olarak zorlu 2018’in ardından 2019’dan beklentilerinin yüksek olduğunu aktaran Bilecik şöyle konuştu: “Bu yüksek beklentilerin gerçekleşmesi için ekonomimizin bir çıpaya ihtiyacı var. Bu çıpa, güçlü kurumlar ve kural temelli politika yapımıdır. Çoğu zaman ekonomideki sıkıntıları kur ya da faizlerdeki artışlar üzerinden değerlendirsek de asıl meselenin istikrar olduğunu unutmamalıyız!...Yatırım ortamını iyileştirmenin reçetesi belli: Her şeyden önce, hukukun üstünlüğünün sağlandığı ve demokrasinin ve özgürlük alanlarının genişletildiği bir zemini sürekli geliştirmek gerekiyor. Ve Türkiye’nin yeni ekonomi hikayesinin tutarlı ve net bir şekilde yatırımcılara gösterilmesi gerekiyor.”
Bilecik, 2019 yılına 2018’den devir olan pek çok riskle girildiğini belirterek, “Döviz cinsinden borçluluğumuz hala yüksek. Enflasyon oranı, uluslararası ortalamaların çok üzerinde. Döviz rezervlerimiz ise eskiye kıyasla daha düşük seviyelerde. Bankacılık sektöründe ise kredi daralması devam ediyor. Şirket bilançolarında oluşan hasarın giderilmesi zaman alacak. Burada sorunlu kredilerin banka bilançolarından temizlenmesi için bazı mekanizmalara ihtiyaç olduğunu daha önce de dile getirmiştik. Bunu, ekonominin sağlıklı kesimine kredi akışını ve büyümeye geri dönüşü hızlandıracak önemli bir adım olarak görüyoruz. Mali disiplin ve para politikasında sıkı duruşun devamı, finansal istikrar için son derece önemli ve mutlaka 2019 yılında da devam etmeli” çağrısını yaptı.
Bilecik, yerel seçimlerin sonrasında hızlıca reformlara odaklanmak gerektiğinin bunun içinde yeni bir Türkiye hikayesine başlamak gerektiğinin altını çizerek, “Ekonomimizin potansiyeli, ancak makro ekonomik istikrarı sağlayacak ve verimliliği artıracak yapısal reformlar uygulandığı takdirde artabilir. Daha esnek bir işgücü piyasası, daha şeffaf ve öngörülebilir bir vergi sistemine yönelik reformlar ve dijitalleşmenin hızlandırılması için atılacak adımlar, Türkiye ekonomisinin potansiyel büyümesine önemli katkıda bulunacaktır.

Güçlü bir Türkiye ekonomisi için atılacak adımları 5 maddede özetleyebiliriz:
1-Ekonomide öngörülebilirliğin sağlanması için güçlü kurumlar ve kural temelli politika yapımı,
2-Serbest piyasa ekonomisi ilkelerinden taviz verilmemesi,
3-Yapısal reformlar ile ekonomimizin verimliliğinin ve rekabet gücünün artırılması,
4-Yatırım ortamının iyileştirilmesi için hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi,
5-AB ile ilişkilerin güçlenmesi ve Gümrük Birliği modernizasyonu için gerekli adımların atılması.”

Ekonomistlerin gözünde Türkiye ekonomisi
Mahfi Eğilmez: “Son çeyrekten evvel 3. çeyreğe bakalım. Sanayi üretiminde çok hızlı düşüş olduğunu biliyor ve izliyorduk. İmalatta kapasite kullanım ve talepte önemli gerileme var. Bu devam ediyor. GSYİH’nın en önemli bileşeni harcamalar. Müthiş bir gerileme var. Dolayısıyla 4. çeyrek parlak görülmüyor. Tahminim eksi 2 civarında veya biraz daha yüksek küçülme olabilir. Sadece son çeyrekte vergi indiriminin yarattığı ivme var ve biraz pozitif katkı sağlayabilir. O olmasa daha yüksek eksi olabilirdi. Bu eksi gidişin 2019’un ilk iki çeyreğini de etkileyeceğini düşünüyorum. Bu ikinci çeyrek de devam edebilir. 2018 yılını çok kötü bitirdik. Son derece olumsuz oldu. 2018 yılına damgasını vuran olay kur olayıydı. Kurdaki aşırı sıçrama ya da TL’de çok değer kaybı her tarafı etkiledi. Bütün maliyetleri etkiledi çünkü bizim sanayi üretimimizin önemli kısmı ithal girdilerden oluşuyordu. Maliyetler üzerindeki etkinin tamamı da fiyatlara yansıtılamadı. Örneğin; üreteci fiyat endeksi ile tüketici fiyat endeksi arasındaki yüzde 20’lik fark var. Bu fark nedir derseniz; konkordato, iflaslar ve batışlardır. Çok ciddi sorun doğdu. Bu birinci meselemiz…Önümüzdeki 2019 yılında cari açık daha düşük olacak. Her olumsuzluk bir sonraki yıla olumlu yansıyor. Bu olumsuzlar fırsatlar çıkarıyor. Yeter ki bu fırsattan yararlanalım.
Türkiye 2018 yılında dış finansmana erişimde özellikle ikinci yarıda zorluk yaşadı. Direkt yabancı yatırımı bırakın bize borç verenler bile borç vermeyi azalttılar. Durdurdular, yavaşlattılar. Bu neyi etkiledi: Merkez Bankası rezervlerini kullandık. Çok tuhaf ödemeler dengesi pozisyonu ile karşı karşıyayız. Aşağı-yukarı ödemeler dengesi açığı kabaca 30 milyar dolar. 30 milyar doları finansa etmek için 5 milyar dolar açık veriyoruz. Toplam 35 milyar dolar. 18 milyar doları nasıl yaptığımızı bilmiyoruz (Net hata noksan). Geri kalan 17 milyar doları Merkez Bankası kaynaklarını kullanarak finanse etmişiz. Bu olumsuz ama 2019’a olumlu yansıyor. Özel sektörün borçlarında azalma var. Rezervleri yiyerek borç çevirmeye odaklandık. Yıla başlarken bulmamız gereken dış finansman miktarı, cari açık dahil 230 milyar dolar. Şimdi 180-190 milyar dolara düştü. Çok önemli.”

Yapılandırmaların ekonomiye etkisi
Mahfi Eğilmez: “Bankacılık sektörü 2001’de krizi yaşadı. İster istemez reel sektörü daralttı. Bugün farklı bir noktadayız. Reel sektör kriziyle beraberiz. Reel sektör ne kadar güçlüyse bankacılık sektörü de o kadar güçlüdür. Böyle bir krizde bankacılığın kendisini kurtarması mümkün değil. 2001 öncesinde dolarizasyon etkisi yaşadık. Yabancı para cinsi toplam mevduat içinde yüzde 50’lere çıkıyordu. Herkes dolar hesabı yapıyordu. Günümüzde dolarizasyon etkisini yeniden yaşıyoruz. Ayrıca önemli hukuk hataları yapıyoruz. Bir ülke kendi vatandaşına dolarla tahvil satar mı? Böyle hata olur mu? Bir başka mesele kredi kartına gelen aflar. Bu kararlar kalıcı etki bırakıyor. İnsanlar ödememeye başlıyor. Mesela yapısal reformlarla ilgili hiçbir haber yok. Yapısal reformlar önemli. Hukuk ve eğitim sistemi düzelmediği sürece ekonomiyi düzeltemeyeceğiz.”

Büyüme ve işsizlik
Zümrüt İmamoğlu: “En çok merak edilen konulardan biri bu. Madem küçülüyoruz, işsizlik neden artmıyor. Aslında işsizlik artıyor. Biraz yavaş artıyor. İki faktör var: Datalar geriden geliyor. TÜİK 3 aylık ortalama ile hazırlanıyor. Şimdi şoku Ağustos’ta yaşadık. Şu anda mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı 11.3. Yaklaşık 1.5 puanlık bir artış var. Kasım, Aralık verileri henüz gelmedi. İşten çıkarmak aynı zamanda maliyet. Şiddetli artış olur mu? Ekonomik küçülmenin ne kadar derinleşeceğiyle ilgili. Büyümeyi -3 bekliyoruz. 2019 yılında ise asgari ücret artışı var. Mümkün değil aynı istihdam düzeyini devam ettirmek. Ocak ayı ve Mart’ta gerçekleşecek seçimler sonrasında biraz daha fazla olmak üzere işsizlik artışlarının devam edeceğini bekliyoruz. Bu sorunların altında istatistiğe duyulan güven problemi var. İnsanlar merak ediyor; işsizlik artıyor mu, enflasyon düştü mü, rakamlarla oynanıyor mu? Bir ülkenin istatistiği namusudur. Ne kadar şeffaf ve ne kadar dürüst olursanız o politikalar o kadar doğru olur.”

Merkez Bankası’nın adımlarının yansıması
Zümrüt İmamoğlu:  “Politikalar ve tedbirler krizden hızlı çıkmak için atılan adımlardır. Faiz konusunu hiç tartışmamak lazım. Bırakın Merkez Bankası’na. Ne yapacaklarını biliyorlar. Bugün enflasyon düştü, yarın düştü diye faiz politikasından vazgeçilmez. Sıkı para politikasından vazgeçilmez. Bunun devamı önemli. İkinci mali politika daha da önemli bu krizde. Ama krizin sonuçta sebebi nedir? Niye bu noktaya geldik? Borç krizinden. Borcun da yüksek olması asıl neden olmadı. Döviz cinsinden borçlu olmamız ve genişlemeci para politikası uygulamamız önemli oldu. Hatadan geri dönmenin yolu sıkı para politikasına gitmek ve kur istikrarıdır. Bu yüksek borçta kur istikrarlı olmalı. Ayrıca bu borçluluğu düşürmek lazım.  Ekonomi yavaşlayınca zaten borçluluk azalır. Şu anda borç geri ödüyoruz. Ama zor. Zira bir daralma döneminin içindeyiz. Banka bilançolarından döviz kredileri çıkarmak lazım. Bir başka yol ise şirketler tarafı. Döviz cinsinden o şirkete para koyacak insanlara ihtiyaç var. Sermaye çekmek lazım. Şu anda dışarıda kriz yok. Bu bizim krizimiz. Bu doğrudan sermayeyi çekmek için yapısal reformu ve hukuku önemsiyorum. Türkiye’nin dışarıda imajı yerlerde. Birkaç ülke ilgileniyor ama gayrimenkule ilgi duyuyor. Oysa Türkiye’de fiyatlar çok düşük.”

Ekonomide nereye gidiyoruz?
Uğur Gürses: “W. Buffet'in deyimiyle ‘Sular çekilince denize kimin mayosuz girdiği ortaya çıkar.’ En son 2009’dan bakınca şöyle fotoğraf var. Türkiye ekonomisinde reel sektör şirketleri mili gelirin yüzde 35’i kadar daha borçlu. Buradan hareketle sular çekiliyor. Geçen yıl bu toplantıyı yaptıktan sonra FED’in piyasadan çektiği para 400 milyar doları geçti. FED yoluna devam ediyor. Yapmak istediği şey ise ördekleri ürkütmeden yine bu politikaya devam etmek. Çünkü enflasyon devam ediyor. Sular çekilmeye devam ediyor. Yaşanılanın 2001 krizinden farkı Anadolu şirketleri bu kadar finans kesimine, bankacılık sektörüne borçlu değildi. Bu birincisi. İkincisi Türkiye’nin bol para döneminden dolayı politika alanındaki hatalar ve krizler bir şekilde yorgan gibi Türkiye’nin üzerini örttü. Krizlerin ekonomiye yansıması çok olmadı. Ayrıca ödemeler dengesinin finansmanında tuhaflık var. Cari açığımıza bakıyoruz; finansman çok düşük. Rezerv kaybediyoruz ama nereden geldiğini bilmediğimiz bir şekilde farklı. (Net hata noksan). Türkiye’de son birkaç yıldır, siyaset normal yolundan saptı. İlk defa 1994 ve 2001 krizinden sonra mülkiyet kaygısı var. Bu hukukun üstünlüğüne olan güvenin kaybedildiğini gösteriyor. Sermaye çıkışı var. Mevduat çıkışı var.
Örneğin; Nisan’dan bu yana Türkiye bankacılık sektöründen mevduat kesiminde azalma var. Bankacılık kesimine son 3 aya bakınca sistemden yaklaşık 21 milyar dolarlık çıkış olduğunu görüyoruz. Buna yurtiçi ve yurtdışı döviz mevduat hesapları dahil. Bu kaynaklar borç ödemeye,  yastık altına gitmiş olabilir. Yurtdışına transfer olmuş olabilir. Bilmiyoruz. Ama fotoğraf şunu gösteriyor. Bu çıkışın bankacılık sektörüne 2001 krizinden daha sert etkisi var. Nerede görüyoruz? Verilen kredi bacağında görüyoruz. Ciddi kredi krizi olduğunu görüyoruz. Ben en çok çek karşılıksız çıktıktan sonra yapılan ödemelere dikkat ederim. Burada yüzde 30’lardan yüzde 5-6’ya düşmüş durumda. Bu yaygın kredi krizi olduğunu gösteriyor. Reel sektöre yansıması var. Burada son 10-15 yılın en kötü durumundayız. Bu krizin hane halkı etrafındaki etkisini özellikle son 3-4 ayda bir göreceğiz. Artık sular çekiliyor mayosuz olduğumuzun farkında olalım. Ankara’nın olaylara bakışı bu şekilde olmalı.”

Bu krizin yönetim biçimi hakkında
Uğur Gürses: “Bir yangın anında itfaiye zamanında gelmese ne olur? Merkez Bankası son 10 yıldır yangına geç gelen itfaiyecidir. Hukukun üstünlüğü de sadece mahkemede hakkımızı arama değil kurum ve kuruluşların doğru çalışmasıdır. Yabancı yatırımcı çünkü bunlara bakıyor. Türkiye serbest bir ekonomik sistem kullanır. Açık ekonomide yaşamaya alıştık. Ama Türkiye’de ilk kez son dönemde piyasa dışı önlem alma konusunda örnek görmeye başladık. Fırıncılara zam yapmayın ifadesinden tutun da faizlere müdahalelere kadar geniş bir alanda bu yapılıyor. Hazine ihaleleri manipüle ediliyor. Böyle bir fotoğraf var. Bu bir şekilde topluma sinyal veriyor. Bunun sinyal etkileri de çok tehlikeli. Dolayısıyla Türkiye Suudi Arabistan, Rusya veya İran değil. Üstelik petrolü de yok. Küresel ortamda suların çekildiği bir ortamda hatalar yapmaya lüksümüz yok. Şu konuda iyimserim; açık ekonomide  siyasetçiler bunu düzeltecektir.  Yoksa toplum siyasetçi değiştirir.”

Merkez Bankası ekonomiyi ne kadar destekliyor?
Selva Demiralp: “Merkez Bankaları’nın görevi aracı otobanda sabit hızla götürmeye çalışmasıdır. Türkiye’de iş arabanın yavaşlaması ve hızını artırmak değil. Araç yoldan çıkmış durumda. Yoldan çıkan aracın önce kontrol edilmesi gerekiyor. Türkiye’nin yapması gereken frene basmasıdır. Ekonomide neden yavaşlama var onu araştırmak lazım? Dış borca ve üretim yapısına dayalı kırılganlık var. 2001’den sonra yüzde 11’leri bulan büyüme var. Potansiyelinin çok üzerinde gaz verilmiş anlamına gelir. Ülkede hiç kur şoku olmasa bile ekonominin kendi emniyet sistemi devreye girecekti. Nasıl mı? Enflasyonla. Enflasyonda talep düşüyor ve fiyatlar artıyor. O ekonomi yavaşlıyor. ‘Bu dönemde neden Merkez Bankası (MB) gaz vermiyor?’ diyeceksiniz ama önce direksiyon hakimiyetini kazanmak lazım. Şu anda MB faizleri düşürse ekonomi canlanır mı? Hayır. Bizim nihai amacımız politika faizini kontrol etmek suretiyle piyasa faizlerini kontrol etmek. Oradaki geçiş de enflasyonu kontrol ederek geliyor. Bir merkez bankasının büyümeye en büyük desteği enflasyonu düşürerek olabilir.
Özetle; şu anda yaşanan daralmanın 2 sebebi var: Enflasyon ve kur şokundan gelen maliyetler, artan belirsizlikler. Bir taraftan bu kadar özel sektör borcu olan ülkede kur şokunun şirketleri ne kadar etkilediğini bilmiyoruz. Bazı şirketler iflas etti biliyoruz ama devamı gelecek mi bilmiyoruz. Kur şoku aynı zamanda MB’nin bağımsızlığının sorgulanmasına neden oldu. O şokun ateşli döneminde MB’nin faiz artırımı yapmaması insanları ‘MB bağımsız değil mi?‘ sorusuna yöneltti. Bugün halen daha TL’deki  kırılganlıkların önemli sebebi insanların MB’nin bağımsızlığından tedirgin olmasıdır.”

Türkiye ekonomisi neden inişli çıkışlı
Selva Demiralp: “Biz iktisatçılar 2 adım ötesini görüp uyarmak zorundayız. Hızlı büyüme arkasından yavaşlama getiriyor. Peki neden Türkiye daha oynak patika izliyor? Stabil hale gelebilir mi? Burada aslan payı Merkez Bankası’nındır. Politikacılar çünkü daha kısa vadeli politikalar üretir. Bizim dalgalanmamızda şunu görüyorum Merkez Bankası istenilen oranda sıkılaştırıcı olmamış. MB’nin belini ne büküyor? Bir yandan siyasi baskı bir yandan cari açık var. Cari açık olan bir yerde faizleri gönlünüze göre artıramıyorsunuz. Fiyat istikrarı sağlayayım derken spekülatif sermaye gelip finansal yapıyı bozabiliyor. Maalesef Türkiye’nin stabil patikaya girmesi için sıkı bir para politikası ve görece mali politikası gerekiyor.”

Faiz ve enflasyon ilişkisi
Cevdet Akçay: “Yüksek kurlu, yüksek faizli yüksek büyümeme modeline geçtik. Büyüme modeline inanmıyorum. Ekonomiler belirli büyüme ile büyüyemiyorlar. Model var ama yapmamız gereken işler var. Sadece önem sırası değişiyor. Kafa karışıklığı bizi nereye getirdi. Çok yapışkan enflasyon süreci var. Enflasyon bir kez yükselince insanlar unutmuyor, yapışkanlık oluşuyor. Bunu yok etmenin yolu kredibilitedir. Faiz aşırı ısınan talep kaynaklı ekonomilerde geçerli. Bunu aşağıya çekmek istiyorsanız; şöyle bir ortak karara ve kararlığa sahip olmalıyız: Biz 3 yıl içinde enflasyonu yüzde 5’e indireceğiz. Nasıl? Gerekirse 3 yıl eksi büyüme olacak. Enflasyonu yüzde 5’e indiremediğimiz sürece büyüme sürecimiz sancılı olacak. Fiyat koyucuları bunu yapacağımıza inandırırsak 3 sene eksileri yaşamadan enflasyonda yüzde 5’lere gelirsiniz. Algı yönetiminin böyle bir yolu var.  Hukuk konusuna değinmek istiyorum. Hukukun üstünlüğü falan çok önemli mevzular. Düzgün hukuk sistemi sağlamak ve onu korumak önemli. Fakat yabancı yatırımcı için bu çok önemli değil. Hukuk tarafında sakatlık var ama muazzam merkez bankası ve para politikası varsa yatırımcının gözdesi olursunuz. Rusya örneğin; hukuk sistemi yerlerde sürünüyor. Ama yatırımcının ilgisi var. Burada önceliklendirme doğru olmalı. Modern ekonomilere son 2 yıldır sinyaller yanlış gidiyor. Son Merkez Bankası’nın rekor faiz artışı doğru bir sinyaldi. Yapısal reformlara ilişkin öneriler ise bana içi boş gelen ifadeler.”

Güncelleme Tarihi: 18 Şubat 2019, 08:59
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner216

banner267

banner250

banner246

banner256